Navbarı Gizle / Navbarı Göster

Ana Menü

30 Ağustos 2011 Salı

12 Dev Adam v.2011



Basketbol Milli Takımı'mız bazı yönleriyle her sene yeni versiyonu çıkan bilgisayar programlarına benziyor. Bir versiyonda çok büyük sıkıntılar yaşatan eksikler giderilmiş oluyor, fakat bu kez memnun olduğuz bir özellik nedensizce çıkartılıyor. Bazı seneler versiyonu hiç tat vermiyorken bazı seneler insana "İşte Bu!" dedirtiyor. 12 Dev Adam'ın 2011 versiyonunda, çok memnun kaldığımız bir önceki versiyonun hangi özellikleri korunmuş olacak, ne yenilikler gelecek? Cevabını aradığımız sorular bunlar.

2010 Dünya Şampiyona'sında elde ettiğimiz ikincilik sonrası özellikle bizim için beklentiler bir hayli yüksek. Kötü bir hazırlık dönemi geçirdik fakat en büyük tesellimiz geçen sene de kötü bir hazırlık dönemi geçirmiş olmamız. Bir şekilde milli takımın grubun nispeten kolay sayılabilecek maçlarını da hazırlık kampının uzantısı şeklinde değerlendireceğini umuyoruz. Geçen seneki şampiyonadan bu şampiyonayı ayıran çok büyük bir fark var; Bu şampiyona Türkiye'de oynanmıyor.

Milli takım olarak en büyük iki başarımız olan iki finali de Türkiye'de düzenlenen şampiyonalarda oynadık. Bu bir tesadüf değil. Yapı olarak duygusal insanlarız ve seyirci etkisi diğer bir çok milleti etkilediğinden daha fazla etkiliyor bizleri. Dünya şampiyonası boyunca milli takımın savunma temelli bir oyun yapısında olması bu etkiyi maksimuma çıkardı. Çünkü tüm skiller, driller, setler, taktikler bir yana, savunma herşeyden fazla bir enerji işi. Kısaların müthiş baskı yaptığı 2-1-2 alan savunmamızın sırtına binip finale kadar yürüdük. O savunma baskısında, enerjisinde seyircinin ve duyguların payı çok büyüktü. Bu turnuvada en büyük eksikliğimiz bu enerji olacaktır.

Hazırlık maçları boyunca geçmiş yıllardan kalma büyük bir hastalığımız olan hücumda hareketsizlik ve bire bir oyunlar tekrar hortlamış gibiydi. Özellikle yardım savunması konusunda çok ciddi S.O.S verdiğimiz bu maçlarda savunmayı iyi yaptığımız dönemlerde dahi kolay sayılar bulamıyor oluşumuz da endişelenilmesi gereken başka bir nokta. Hücum tercihlerimiz ağırlıklı olarak pick n roll oyunları üzerine kurulu ve elimizde Ömer Aşık gibi müthiş bir perdeci varken bu çok eleştirilebilir bir durum değil. Fakat işler istediğimiz gibi gitmediğinde hücumu bir anda isolation oyunlarına çevirmekten başka bir çaremizin kalmıyor olması bizi sıkıntıya düşürebilir. Benzer şekilde Enes'i bu oyunlarda yeterince efektif kullanamadık. Enes'in Ömer kadar net perdelemeler yapamıyor olması kadar, perde sonrası devrilmekle, orta mesafe şutu atmak arasında kararsız kalıyor olması da bu durumda etken oldu. Ömer'in ve Semih'in tek tercihinin içeri devrilmek olması onları otomatikleştirdiği gibi oyun kurucularımızda da benzer bir otomasyon yaratmış durumda ve bu durum pick n pop oyunundan hiç verim alamıyor olmamıza neden oluyor. Uzun yıllar sırtı dönük oyunu olmayan uzunlarla oynamanın dezavantajlarını yaşadık. Bu konuda Enes bize biraz nefes aldırabilirdi ama o da maç eksikliğini ve heyecanını turnuva ilerledikçe üzerinden atmalı.

Hücumdan devam edecek olursak bizim için en önemli iki isim Hedo ve Ersan. Tüm kadroyu teker teker değerlendireceğim yazıda daha ayrıntılı olarak değineceğim fakat kısaca bahsetmek gerekirse her ikisinin de durumu şu aralar hiç umut verici değil. Özellikle Ersan hazırlık kampı boyunca çok düşük yüzdeli şut attı. İsteği, arzusu ve enerjisi istenilen seviyenin çok uzağındaydı. Hedo her zaman gerçek performanslarını resmi maçlara saklar ama onun da eski atletizminde olmadığını belirtmek lazım. Sıkışan hücumlarımızda kilidi açmak onun görevi olacak. Sahada lider konumunda da olan Hedo için bu son milli macera olabilir. Özellikle alınacak başarız bir neticeden sonra milli takımı bıraktığını açıklaması çok olası.

İşin savunma kısmı ise bizim için belirleyici olacak taraf. 2010'da savunmadan beslenen ve savunma ile başlayan hücumlarla, defolarımızı kapatmayı başarmıştık. Benzer bir performansa Litvanya'da da ihtiyacımız olacak. Hazırlık maçlarında çok ciddi S.O.S verdiğimiz bir diğer konu adam adama savunma olmuştu. Başarılı adam adama savunma yapabilmenin anahtarı yardım savunmasını ve savunma rotasyonunu şiir gibi uygulayabilmekten geçiyor. Biz özellikle yeni oyuncuların sahada olduğu dakikalarda bu konuda sınıfta kaldık. Bu eksikliğin ne kadarının kondüsyona bağlı olduğunu turnuva başladıktan sonra daha rahat göreceğiz. Bu konuda özellikle veteran oyunculara büyük görev düşüyor. Onların maçın başında tuttaracağı savunma sertliği ve arzu tonu, diğer genç yedeklere ilham verecektir. Teknik kadro ve oyuncular hazırlık döneminde takımın savunma yönünde iyi olduğuna dair açıklamalar yapmış olsalarda ben savunma seviyemizin 2010 seviyesinden çok uzakta olduğunu gördüm. Turnuvanın daha uzun süreceğini de göz önüne alırsak özellikle kolay geçmesini beklediğimiz maçlarda savunmada dinlenme psikolojisine girmek büyük tehlike olabilir. Portekiz maçından itibaren turnuvanın sonuna kadar 40 dakika aynı savunma enerjisini ve arzusunu göstermek bizim için olmazsa olmaz unsur. Aksi takdirde turnuva sonunda bir kez daha hücumlarımızın durağanlığını, eksik oyuncular olsaydıları konuşuyor oluruz.

Tüm bu etkenler bizi turnuvanın en bilinmez takımı yapıyor. Kadro kalitesi olarak finale gidebilecek bir takımız. Ancak özellikle büyük başarıların geldiği turnuvaların ardından gelen turnuvalarda aldığımız başarısız sonuçları da göz önüne alırsak bu turnuvada da hayal kırıklığı yaşamamız olası. Grubumuz da, çapraz grubumuz da şampiyona tarihine geçecek kadar zorlu. İspanya, Litvanya gibi turnuvanın favorisi iki takımın yanında grubumuzda canımızı sıkmaya aday Büyük Britanya da bulunuyor. Müthiş seyirci desteği arkasında olacak olan Litvanya'yı, turnuvanın açık ara en güçlü kadrosuna sahip İspanya'yı geçmek için eksta performanslara ihtiyacımız olacak. Çapraz grupla ise işimiz daha da zorlaşacak. 2001 ve 2010'da seyirci desteği ile, 2006'da ise beklentisizliğin getirdiği rahatlıkla gelen başarılar analiz edildiğinde 2011 için umudumuz kırılıyor. Ancak özellikle ilk iki maç bizim için resmi hazırlık maçları modunda geçer ve Litvanya maçında istediğimiz basketbolu oynayabilirsek, o zaman turnuvanın geleceğine daha umutla bakabiliriz. Aksi takdirde çeyrek finalden ötesi 12 Dev Adam için çok zor görünüyor.

Bir sonraki yazıda kadrodaki tüm oyuncuları tek tek değerlendiriyor olacağım. Böylelikle takımın daha net bir röntgenini çekmek mümkün olacaktır.

19 Ağustos 2011 Cuma

Michael Jordan vs. LeBron James


Doğu konferansı finalleri sonrası Scottie Pippen ateşi yakmadan çok önce, James daha genç bir liseliyken hakkında Jordan'ın skorerliği ve Magic'in pas yeteneğini almış bir oyuncu olduğu iddiaları dile getiriliyordu. Tabii ki Pippen'ın sayesinde 6 yüzük kazandığı çok yakın arkadaşını bir şampiyonluk dahi kazanamamış bir oyuncuyla kıyaslaması haliyle çok daha büyük bir tepki yarattı. Ancak her türlü seviyede basketbol platformunda karşısındaki aktör değişerek bu karşılaştırmalar yapılmaya devam edecek. Lokavt'ın getirdiği zorunlu arada ben de biraz bu konuya kafa yordum.

Teknik olarak değerlendirecek olsaydım Lebron'un daha iyi bir pasör ve daha iyi ribaundçu olduğunu, Jordan'ın post oyununun Lebron'la kıyas dahi götürmeyecek düzeyde olduğunu ve majestelerinin çok daha iyi bir skorer olduğu söyler işin içinden çıkardım. Ancak basketbol diğer bir çok spor gibi salt teknik ya da basketbol yetenekleri ile oluşan bir spor değil. Bu iki oyuncuyu birbirinden ayıran şeyler de basketbol yetenekleri dışında kalan unsurlar. Çünkü "greatest" ile "most talented" arasında çok ciddi farklar var.

Michael Jordan'ın basketbolunun temelinde yer alan mücadeleciliği dünya spor tarihinde eşi az bulunur bir motivasyon kaynağıdır. Lebron henüz genç bir liseliyken maçı ulusal kanallarda gösterilen, tüm ABD'nin peşinde koştuğu bir yıldızdı. Lebron'un aksine Jordan ilk yılında lise takımına dahi girememişti. Aslında Lise yıllarından çok daha önce motivasyon ateşinin ilk odunlarını abisi Larry Jordan atmıştı. Bire bir yaptığı maçlarda abisine sürekli yenilen MJ, bir yazda 10 cm birden uzadıktan sonra abisini yenmeyi de, lise takımına girmeyi de başardı. Ancak peri masalı başlamamıştı. Jordan üniversite yıllarında da kendisini ispat etmek zorunda kalacağı engellere takıldı. O meşhur son saniye şutu Jordan'ın kendi tabiriyle kariyerinde bir dönüm noktası olacaktı ancak değişmeyen bir gerçeği onu kariyerinin sonuna kadar neredeyse takip edecekti: tekrar tekrar kendini ispat etme isteği.

NBA'i kasıp kavuran bir yıldızken dahi önce savunma yapmamakla, sonra takım oyuncusu olmamakla ve tek adam şov olmakla, sonra 3 sayı atamamakla ve daha uzayıp giden bir listede bir çok şeyi yapamamakla suçlandı. Kariyeri boyunca her meydan okumayı kabul etti, daha iyi olmak için çalıştı. Yıllarca Pistons duvarına çarpıp geri döndüğünde pes etmedi, hep daha güçlü geldi. 1991 finallerinde ilk şampiyonluğuna ulaştığında da, 45 numaralı formasıyla MSG potalarına 55 sayı bıraktığında da, 39 derece ateşle Utah'ı yıktığında da içinde yanan ateşi körükleyen motivasyon aynıydı. Jordan kaybetmeyi asla kabullenemeyen, mücadeleciliği insanüstü bir sporcuydu. Tutkuyla sevdiği bu sporu en üst düzeyde yapabilmek için gerekli her türlü fedakarlığı yaptı.

Lebron James ise genç yaşta hali hazırda yıldız olarak adım attığı NBA'de beklenen bireysel başarıyı gösterdi. Fiziksel olarak zaten çok güçlü olan James, NBA basketboluna adapte olma konusunda herhangi bir sorun yaşamadı. James fiziksel olarak daha da güçlü hale geldi, daha iyi bir ribaundçu ve daha iyi bir savunmacı oldu. Ancak geçen yıllar boyu oyunu, fiziki üstünlüğü ve saf yeteneğinin getirdiklerinin ötesine bir türlü geçemedi. Jordan ilk emekliliği sonrası geri dönüp, play-off'larda Orlando tokatını yiyerek evine döndüğünde eski atletikliğinin olmadığını farkedip oyununun bir dönüşüme ihtiyacı olduğunu anladı. Yaz boyu ağırlık çalışarak kas kütlesini arttırdı ve fade-away'lerini durdurulmaz bir silah haline getirmeyi başardı. Jordan ayrıca enerjisini çok daha akıllıca kullanmak adına takım arkadaşlarından daha fazla yardım alması gerektiğinin farkındaydı. Bu nedenle arkadaşlarını oyuna daha çok sokan bir oyun anlayışı geliştirdi. Lebron James kariyeri boyunca bir oyun kurucu gibi topu paylaşmayı seven bir oyuncuydu fakat ondan beklenen Jordan'ın aksine maçın sıkıştığı ve topun el yaktığı anlarda sorumluluk alması ve takımını sırtlamasıydı. Ancak Lebron sorumluluğu tek başına taşımak konusunda ilgiyi toplama konusunda olduğu kadar bencil olamadı.

Lebron, Heat'e olaylı geçişine kadar hep sevilen ve övülen bir isimdi. NBA zaten Jordan sonrası ligi sürüklemesini istediği bir velihat arayışındaydı ve James bu role tam uyuyordu. Ancak bu kariyerinin en erken yıllarından gelen takdir ve onaylama Lebron'un kişisel gelişimine çok büyük ket vurdu. Çok güçlü bir fiziği olmasına rağmen doğru düzgün post oyunu geliştirmedi, uzak mesafe şutlarını bir kademe yukarı çıkaramadı. Lisede 4 yakın arkadaş grubu içerisinde basketbol oynadığı günlere duyduğu özlemden olsa gerek, sorumluluğu tek başına üstlenmek istemedi ve yeteneklerini güney sahillerine taşıyarak Wade'in liderliğini yaptığı takıma katıldı. Aslında bu karar James için bir dönüm noktası olabilir. Çünkü lige katıldığından bu yana gittiği hemen her yerde sevgi gören, sürekli övgüler alan James ilk defa bu sezon düşmanca atmosferlerde maçlara çıktı. Yapamadıklarını görmezden gelinirken öncesinde, bu keze bire bin katılarak yer etti medyada. Ancak tüm bu dönüşüme rağmen halen her ne kadar bir takım haberler gelse de James'in bu dönüşümden Jordan benzeri bir motivasyon kaynağı yaratmayı başarıp başaramadığını görmeye fırsatımız olmadı.

Amerikalıların "Show me your rings, I'll show you my kings" söyleminin ötesinde ne bireysel ödüller, ne sayı krallıkları ve hatta ne de şampiyonluklar "greatest" söyleminin altını doldurmaya yetmiyor. Jordan'ı bir çok NBA efsanesinden ayıran en önemli özelliği hiç bir fiziksel anomalisi olmamasına rağmen oyunu domine edebilmeyi başarmış olmasıdır. Nitekim Lebron da fiziksel üstünlüğünün nimetlerinden bolca faydalanmış, parlayan saf yeteneklerinin ve fiziksel üstünlüklerinin üzerine koyma konusunda ise çok eksik kalmıştır. Jordan ise büyük elleri ve muhteşem sıçrama yeteneğine sahip olmasına rağmen hiç bir fiziksel yönü ile NBA'de benzersiz olmamıştır. Onu benzersiz kılan bitmek bilmeyen bir mücadele isteği, korkusuzca meydan okuması ve eşine çok az rastlanan kazanma isteğidir. Jordan Charles Oakley ile eğlence olsun diye yaptıkları masa tenisi maçını kaybetmesi üzerine, gizli gizli iki ay masa tenisi için özel ders alıp, Oakley'i iki ayın sonunda yenecek düzeye gelecek kadar kazanmaya kendini adamış bir karakterdir.

Sadece Lebron James için değil, diğer başka bir çok sporcu için Michael Jordan ile karşılaştırılmak büyük haksızlık. Sadece basketbolun değil tüm spor tarihinin gördüğü en güçlü zihin ve iradeye sahip bir isim MJ. Muhteşem basketbol yetenekleri benzersiz değildi, ancak sportif karakteri ile ışıldayan yeteneneklerini gözleri kör edecek düzeyde parlattı ve David Stern'in ifadesi ile basketbol mükemmelliğinin ölçü birimi haline geldi. Sadece kendini kazanmaya adamasıyla değil, oyunda yaptığı devrimle ve basketbola getirdiği yeni bakış açısı ile de benzersiz olduğu ispatladı. Jordan yıllar geçtikçe daha komple bir sporcu olup, oyununa yeni yönler eklerken James lige geldiği günkü oyunundan farklı bir oyun oynamıyor hala. Üstelik hiç bir şey kazanamamış olmasına rağmen MJ ile kıyaslanarak, bugün dahi hak etmediği bir övgüyü ve takdiri alıyor. 2010 play-off'larda Boston serisinde yaşananlardan ve 2011 finallerinde sergilediği performanstan sonra Lebron için "greatest" tanımlamasını kullanmak sadece MJ için değil, bu oyunun efsanesi bir çok isime yapılmış çok büyük haksızlık olur.




16 Temmuz 2011 Cumartesi

Denizleri Aş Da Gel Kurbanın Olam


Yaşı tutanlar İzel'in o süper şarkısını hatırlar. Çelik'in henüz dongi dongi diyerek aşk felsefesini yeniden tanımlama ihtiyacı duymadığı ve doğru düzgün şarkı sözleri yazabildiği dönemlerden kalma bu şahane şarkının nakaratını bir çok Avrupalı basketbolsever bu aralar NBA oyuncuları için mırıldanıyor olabilir.

NBA lokavtı basketbol dünyasında sadece Amerika basketbolunu değil Avrupa ve hatta Çin, İsrail gibi diğer denizaşırı ülkeleri de yakından ilgilendiren bir hal aldı. 1999 lokavtının aksine dünya artık daha yuvarlak. Oyuncuların öylece lokavtın sonunu beklememek için 12 yıl öncesine göre daha çok nedeni var ve en önemlisi bu kez lokavt çok daha uzun sürecek görünüyor.

Deron Williams'ın daha bu sabah Beşiktaş ile anlaştığını twitter hesabından duyurmasının ardından ilk büyük ateş yakılmış oldu. Her ne kadar "temiz kağıdı" nedeni ile henüz bu transfer tamamen resmileşmemiş olsa da David Stern'in oyuncuların lokavt boyunca istediklerini yapmakta özgür olduklarını belirten açıklamaları sonrası çok büyük bir süpriz olmazsa D-Will'in gelişine artık kesin gözüyle bakabiliriz. Deron Williams diğer oyuncuları da bu konu yüreklendirecek tek faktör değil. Oyuncular birliği özellikle büyük yıldızların denizaşırı ülkere gitmesini istiyor. Takım sahiplerinin oyuncuları ekonomik zorluk içinde bırakma kozunun böylelikle işe yaramaz hale geleceğini düşünen oyuncular birliği, pazarlık gücünü kaybetmemek adına oyuncuları bu konuda teşvik etse de her iki taraf için işleri zorlaştıran bazı etmenler de yok değil.

Oyuncuların hayatlarını devam ettirmeleri için basketbol oynamaları şart. Her ne kadar başka işlerle de uğraşıyor olsalar da işlettikleri fabrikalarının hammaddesi basketbol. Özellikle spor ürünleri ve diğer markalarla yapılan sponsorluk anlaşmaları doğrudan oyuncunun basketbolla gelen popülerliği ve sevilirliği ile alakalı. Dolasıyla NBA'de olmasa bile bir yerlerde kendilerini var eden sporu icra etmeye devam etmek zorundalar. Ayrıca lokavt sonra erdiğinde formda kalmak, maç eksiği yaşamamak adına mücadeleci liglerde basketbol oynamak da çok önemli. Özellikle ligin uzun bir süre oynanmama ihtimali arttıkça bu endişe ile bir yerlerde basketbol oynamaya devam etme isteği oyuncularda belirgin şekilde artacaktır.

İşte tam da bu noktada oyuncuları bekleyen başka problemler ortaya çıkıyor. Öncelikle bu kadar çok NBA oyuncusunun mücadeleci liglerde basketbol oynaması sayısal anlamda imkansız. Söz konusu mücadeleci lig olduğu zaman NBA'den sonra gelen en önemli organizasyon sayılabilecek Euroleague üyesi takımlar bir kaç aylık bir maceraya dönüşebilecek bir hamle yapmayacak kadar planlı ve organizasyonel çalışıyorlar. Avrupa basketbolunun temelinde yer alan sistemli ve planlı olma durumu daha takım kurma safhasında geçerli olduğu için sadece ismi ya da markası için bir oyuncunun takıma dahil edilmesi gibi popülist hamleler Euroleague takımları için tercih edilebilir değil. Üstelik bir çok NBA oyuncusu NBA basketbolunun dinamikleri içerisinde mevcut değerlerine ulaşabiliyorlar ancak Avrupa basketbolu söz konusu olduğunda farklı değerler öne çıkabiliyor. Sistemin parçası olmayı başarmak, takım oyununun öncelikli olması, yardım savunması gibi bireyselliği geri planda tutan bir çok olgu NBA oyuncularının parıltılarının azalmasına neden olacaktır. Uluslararası turnuvalarda son yıllarda yaşanan hayal kırıklıkları sonrası artık USA Basketball dahi takım kurarken uluslararası basketbolun dinamiklerini göz önünde tutmaya başladı. Özellikle Euroleague takımları en az bir sezon takıma katılacağını garanti eden Avrupalı NBA oyuncularına ilgi gösterebilir. Avrupa kökenli oyuncuların hem uluslarası basketbol tecrübesi hem de uyum sorununu Amerikalı oyunculara göre çok daha çabuk atlatabilir olmaları tercih sebebi. Ancak büyük yıldızların Euroleague takımlarında yer bulmaları pek olası değil. Bir anda takım dengesini alt üst edecek olmaları bir yana, bir kaç ay sonra lokavt sona erdiğinde NBA'e dönmek isteyeceklerdir. D-Will örneğinde olduğu gibi sözleşmelerine mutlaka lokavt döndüğünde NBA'e dönebilir şeklinde bir madde ekletmek isteyeceklerdir. Ayrıca maddi açıdan zaten NBA kontratlarını ve diğer gelirlerini tamamen telafi etmeleri mümkün değil ancak denizaşırı bir maceraya atılmalarını sağlayacak kadar dolgun ücretleri de kaç takımın verebileceği, üstelik kaç oyuncu için bu bütçelerin harcanabileceği ayrı bir soru işareti.

Söz konusu para olduğu zaman son zamanlarda NBA oyuncularına özel bir ilgi gösteren Çin, İsrail, Türkiye, Rusya gibi ülkelerin takımları ikinci alternatif olmayı başarıyor. Liglerin mücadeleciliği büyük soru işareti olsa da ekonomik açıdan kayıbı tazmin etme konusunda iyi bir seçenek olduğu da ortada. Her ne kadar bir çok büyük yıldız denizaşırı ülkelere gitme konusunda isteksiz olduğunu belirtse de özellikle lokavt lig takvimini etkileyen noktaya geldiğinde ve oyuncuların maaş ödemeleri zamanı geldiği hale ödenmediği zaman bu ülkelerin popülist transferlere meraklı takımları yıldızları takımlarına katmak için daha avantajlı hale gelecektir. Özellikle ülkemiz takımları plansız ve organizasyonsuz yapıları ile bu tarz hamleler yapmaya çok müsait durumda. Sırf hayran olduğu NBA oyuncusunun bir kaç maçını canlı izleyebilmek adına takımının milyon dolarları sokağa atmasına destek çıkan taraftarlarla, D-Will'in ilk ve son olmayacağından emin olabiliriz. Bırakın isimlerden, markalardan ekonomik olarak faydalanabilmeyi, hiç bir sportif başarının ekonomik başarıya dönmediği ülkemizde spor ekonomisini forma ve kombine satışı ile kısıtlı gören zihniyetler spor klüplerini yönetmeye devam ettikçe bu tarz hamlelerin de devamının geleceğinden emin olabiliriz.

Yine de biz ve bize benzer yapıda ülkeler bu tarz transferleri için kısıtlı bütçe ve kadroya sahipler. Ancak ortada sahiplenilmesi gereken çok yıldız var. Denizaşırı ülkelere gitme konusunda oldukça istekli olan ve oyun yapısının basketbol oynanan her türlü gezegende onun muhteşemliğini ortaya çıkarmaya ne kadar müsait olduğunu geçtiğimiz yaz dünya şampiyonasında gördüğümüz Kevin Durant, lokavt uzun sürerse Amerika dışında basketbol oynamak istediğini belirten Lebron James ve Dwayne Wade, özellikle çok sevildiği Çin'den ciddi teklifler aldığı bilinen Kobe Bryant ve daha bir çok büyük NBA yıldızı her an bir takımla anlaştığını duyurabilir. Son günlerde lokavtın tüm sezon sürmesi ihtmalinin çok kuvvetli olduğunun sıkça konuşulmaya başlandığını da göz önüne aldığımızda, denizleri aşmaya karar verecek isimlerin hangi liglere ve hangi takımlara gideceklerini merakla beklemeye devam ediyor olacağız demektir.

24 Haziran 2011 Cuma

Hoşgeldin Jimmy Butler!


Draft öncesi doğrusu kendimi ÖSS sınavı yaklaşırken üniversite birinci sınıf öğrencisiymiş gibi hissediyordum. Ortalık draft diye çalkalanırken Bulls için uzun zaman aradan sonra beklentilerin çok düşük olduğu bir draft olacaktı. ÖSS stresini onca sene yaşadıktan sonra üniversiteyi kazanmış öğrencinin gündeminden ÖSS'nin hızla düşmesi gibi, draft da Bulls gündemini pek az meşgul edebildi. 28 ve 30. sıra seçimleri ile 43. sıra seçimi şampiyonluk için deliklerini kapatmaya çalışan bir takımı heyecanlandıracak seçimler değil. Yine de kısıtlı imkanlara rağmen Bulls'un iyi bir iş çıkardığını söylemek lazım.

28 ve 43 sıra seçimlerini Rockets'ın 23. sıra seçimi için takas ettikten sonra bu seçimi Nikola Mirotic ile değerlendirdi Bulls. Bu seçim iki açıdan olumlu. Birincisi neredeyse hiç bir işe yaramayacak 43. sıra seçimini 28. sıra seçimiyle paketleyerek 23. sıra seçimini elde etmiş olduk. Böylelikle stratejik önemi olan Mirotic'in başka bir takıma gitmesine izin vermedi Bulls. İkincisi ise Mirotic'in özel durumu ve Bulls'un kadro yapısı ile ilgili. Mirotic'in Real Madrid'deki kontratı nedeniyle bir kaç yıl daha NBA gelmesi mümkün değil. Bulls için bu büyük avantaj çünkü kadro yapısı iki çaylağa birden süre vermek için uygun değil. Üstelik Mirotic Euroleague seviyesinde tecrübe kazanarak kendini geliştirmeye devam edecek ve kontratını da Real Madrid ödemeye devam ediyor olacak. Bulls gelebilse dahi Mirotic'in oynatmayacağı gibi bir de garanti kontratını ödemek zorunda kalacaktı. İki ilk tur seçiminden birini bir nevi kendinden kiralama opsiyonlu gelen potansiyelli bir Avrupalı uzun için kullanmak oldukça akıllıca ve stratejik bir hamle oldu.

30. sıra seçimi Jimmy Butler ise yapısı itibari ile Thibs'in seveceği bir oyuncu. Zaten Gar Forman da seçimlerde Thibs'in etkili olduğunu basın toplantısında dile getirdi. Forman'ın tarifinden Lebron James V2.0 gibi anlaşılıyor olsa da Butler yapabilirlikleri ve yapamazlıkları belli olan bir oyuncu. Her ne kadar NCAA'de 1'den 5'e tüm pozisyonları savunabiliyor olsa da NBA'de iyi bir 2-3 dış savunmacısı olması beklenebilir. 2 numaraları sıkça savunuyor olması nedeni ile 2-3 gibi lanse edilse de daha çok bir üç numara olduğunu kabul etmek gerek. Butler kısıtlı hücum yetenekleri karşısında çok iyi bir savunmacı olması itibari ile Bulls'un kadro yapısına çok uyuyor. Fakat takımın eksiğinin hücumda yaratıcı oyuncu olduğunu göz önüne alırsak Butler bu yaraya çare olabilecek bir merhem değil. Her ne kadar yaz boyunca dış şutunu geliştirip 2 numarada Bulls'a yardım etmek istediğini söylese de bu yardımı direk olarak değil ama dolaylı yoldan yapabilir. Öyle ki Deng'i yedekleyebilecek bir oyuncu olması itibari geçen sene bu işi yapan Korver'ın iki numarada daha fazla süre almasını sağlayabilir. Ayrıca yapı olarak çok benzediği Brewer'ın, yanına kendisi gibi gelecek sezon kontratı bitecek bir başka oyuncuyu da alarak bir 2 numara ile takas edilmesi olasılığı da Butler seçimi ile oldukça artmış durumda. Yeni CBA'in getireceği sıkı şartlarda hareket etme şansı azalacak takımlar kontratı bitecek 2 oyuncuya karşılık iyi bir parçadan vazgeçmeyi göze alabilirler.

Tabii tüm bunlar Thibs'in Butler'a süre vermeyi düşündüğü ihtimali üzerine yürütülen akıl oyunları. Genç oyunculara çok güvenmeyen Thibs'in Butler seçiminde aktif olması bu ihtimali artıran bir etken. Butler hem savunmayı seven yapısı ile Thibs'in gözüne girebilecek bir oyun anlayışına sahip, hem de bir çok çaylağın aksine uzun NCAA kariyeri sayesinde veteran bir çaylak sayılabilir. İlerleyen zamanlarda bolca konuşulacağını da düşündüğüm ilginç hayat hikayesinden pes etmeyen ve savaşçı yapıda bir karakteri olduğunu da tahmin ettiğim Jimmy Butler'ın uzun ve başarılı bir NBA kariyeri yaşaması en büyük dileğim.